



Dünyanın hep yaşadığım yerinden en uzak noktasına gitmek.
Orada bir haftayı doldurmak.
Seneler sonra, ki ‘ çok uzun seneler sonra ‘ Mac yerine, Windows kullanmak..
Yepyeni bir çalışma düzenine alışmaya çalışmak..
Gökdelenlerin içine düşmek..
Geceleri balkondan gökdelenlerin içindeki kutucuklara yerleştirilmiş diğer hayatlara uzaktan konuk olmak..
Yeni biralar tatmak..
Değişik üzümlerin şaraplarını içmek..
Gece pijamayla dışarı çıkıp, köşedeki Çinli bakkaldan abur cubur almak..
İçtiğim her sigaranın her nefesine dikkat etmek ( sigaraya verilen paranın hazine değerinde olması )..
Sıfırdan başlayıp yukarı doğru çıkan güvenimi sarıp sarmalamak...
Bir değil, iki değil, yolda turistlerin beni durdurup ‘ you are a local, aren’t you ‘ diyerek adres sorması...
İkidir gittiğim ‘ Chef’s Gallery ‘ adlı Çin lokantasında mutfağı çevreleyen camın önüne oturup mutfaktakilerin müthiş çalışmasını izleyip, ‘ ne pişirirseniz yemek istiyorum ‘ bakışları atmak..Mutfaktakilerle şakalaşmak, gülümsemek...
Chinese Roti’ye aşık olmak..
Sokakta yürürken karşıma çıkan papağan, çamaşır suyuna yatırılmış martı ve adını bilmediğim ilginç kuşlara göz kırpmak...
Hayatımda izlemediğim Rugby maçlarına aşina olmak..
Cuma akşamı olunca insanların adeta çiçek açtığını görmek..
Yeni insanlarla, yeni olgulara kadeh kaldırmak..
Her Hintliye benzeyenin Hintli olmadığını anlamak...
Bu kadar fazla sayıda yakışıklı adamı bu ülkeye kimin getirdiğini düşünüp durmak...
Geceleri odada otururken, odamı aydınlatan gökdelen ışıklarının altında, karşı binadaki insanların hikayelerine ortak olmak...
İngilizcenin artık ‘ yabancı ‘ dil olmaktan çıkması...Belki, İngilizce düşünmeye başlamak...
Aynı bara birkaç kez gidince, beni tanımalarından mutlu olmak, ‘ ev ‘ gibi hissetme olgusunun bir anda farklılaşması, olgunlaşması...
Bir ülkenin, kültürün beni kabul ettiğini, benim ona alıştığımı, yabancılama duygusunun azalmasını kalp alkışıyla karşılamak...
Kanguru etinin meyve sebzeden daha ucuz olduğu bir memlekette market alışverişi yapmak, beyaz peynirsiz kalmak...
Dünyanın en meşhur plajlarından birine gitmek, insanların ne kadar keyifli bir şekilde hep beraber güneşlenip, denize girdiğini ve sörf yaptığını izlemek..Plaja girişin ücretsiz olmasına şaşırmak...
Ilk haftayı doldurduktan sonraki ilk Pazar gününü odada geçirip, ikide bir ziyarete gelen kara sinek peşinde koşturup bir yandan da Fijili arkadaşımın getirdiği Bollywood filmlerini izlemek ve biraz ağlamak. Ağlarken aklıma Hürrem’in gelmesi, biraz daha çok ağlamak, sonra hemen dışarı çıkıp güneşe vermek yüzümü...
Güneşin beni öpmesi.
En güneyin güneşi iyi geliyor insana.
Yanımdan akıp giden Çinli ve Uzakdoğuluların arasında, sokakta rahat hissettiğimi farketmek...Çin’de de böyle rahat hissetmiştim, Asya’nın ruhundan mıdır nedir, hep iyiyim ben o kıtada..







Gün geçtikçe alışıyor olduğumu farketmek...Alıştığımın, yanlızlık olduğunu bilmek. ‘ Yalnız kalmayı çok severim ‘ dediğimiz anlardan değil bu.
Bambaşka bir olgu. Bir yandan keyifli, bir yandan can acıtan birşey. Neye benzetmem gerektiğini bilemiyorum henüz.
Hindistan’ı hep daha çok özlemek, yine de korkmak. Gidince, kendimi ona teslim edince, aşkımın bitmesinden korkmak.
Hindistan’ı Avustralya ile aldatmadığımı farketmek. Aramızda koca bir duvar var Avustralya ile ( saydam – rahatsız etmiyor aslında, ama mesafeliyiz birbirimize.. ) Ben, kendimi teslim edemiyorum buradaki akışa henüz, bu kesin.
Yeni tanıştığım korkulara, hayatımda hiç tatmadığım özlemlere – geçici bir dönem için hayatımda yer açmak...
Gitmek, uzağa, yeniye gitmek, kendi başına yepyeni diyarlarda ayakta durmak, yaşamak...Duaların kabul olması...Yolun sonunda beni bekleyen Hindistan, hepsinin bir anlamı var...
Hayat önce beni terbiye ediyor, hiç bilmediğim ve neden beni getirdiğini anlamadığım Avustralya’da...Hayat, beni ona hazırlıyor, Hindistan’a...Sürprizini açıklamıyor, neden böylesi bir mucize ile beni yola çıkarttığını, beni neye götürdüğünü, beni orada neyin beklediğini hiç söylemiyor....Ama hissediyorum, beni izliyor, arada kızıyor, arada gülüyor, beni tutmuş elimden oraya götürüyor.....



