Bizim burada Marine Drive'ımız var. Deniz kıyısı. Sabahtan gecenin çok geç saatlerine kadar herkesin salına salına yürüdüğü, oturup saatlerce sohbet ettiği, ışıl ışıl bir yer. Dün gece orada Hintli bir arkadaşımla oturup derin bir sohbete daldık... ' Mumbai, önce seni bir yere çarpar, kendine getirir, ama eğer dayanırsan ve yılmazsan, o zaman hediyesi çok büyük olur. Seni çağırmış, o yüzden buradasın, dayan, sakın yılma, bak o zaman ne kocaman ve güzel hediyeler sunacak sana.. ' dedi bana.
Evet, Mumbai ve ben, didişiyoruz. Aşktan, biliyorum.
Ben diyorum bana güzel ve cici bir ev var, o diyor, hemen olmaz, biraz zorlan...Arıyorum arıyorum, kendime göre, kiralayabileceğim bir ev bulamıyorum...
Günlerdir gezmediğim ev kalmadı. Gördüğüm evler, şahit olduğum hayatlar..Hepsi bambaşka hikaye...Kimi Müslüman olduğum için olmaz dedi, kimi et pişirmezsen olur dedi, kimi beni görünce fiyatı iki katına çıkardı...
Yine de - ne tuhaf ki - şikayet etmiyorum. Edemiyorum, çünkü çok seviyorum burayı.
Ganesh'in resmi olan ofis asansörümüzü, her hafta başı bilgisayarı başında dua edip bilgisayarını öyle açan ofis arkadaşlarımı, onların ilginç cep telefonu melodilerini dinlemeyi, her türlü farklı lezzeti tatmayı, karşıma çıkan yaşlı teyzelerin yanaklarını dayanamayıp sıkmayı ve sonra onları öpmeyi, sokakta insanlarla selamlaşmayı, çocuklarla kikirdemeyi, ofis tuvaletimizde tanıştığım süslü hanımla sürekli tuvalette karşılaşıp sohbet etmeyi, onun süslenmesini izlemeyi, ben ofis tuvaletinde gizli gizli sigara içince bana kızmasını : ' ne sigara içiyorsun, bırak şu mereti, rahatla, yoga yap ' diye söylenmesini, ofis arkadaşlarımın öğle yemeklerinin dabbawalla'lar, yani bisikletle evlerden yemek taşıyan adamlar tarafından getirilmesini ve bina girişine bırakılmasını, sonra bizim aşağı inip o yemekleri almamızı, ben ev bulamayacağım imdat, ay aman uf diye söylenirken, ofistekilerin bana ' niye böyle yapıyorsun, kendini manipule etme, rahatla - let it go.. ' diye nasihat vermesini, ofiste yaktığım tütsüleri, akşam iş çıkışında hep beraber gidip içtiğimiz kingfisherları, bu kentin sabahlarını, bu kentin kuşlarını, bu kentin insanlarını...hepsini çok seviyorum..
Hayatın beni önce Sidney'e, oradan Mumbai'e getirmesinin tesadüf olmadığını düşünüyorum.
içime güzel şeyler doğuyor, kendimi tanıyorum, hayatı tanıyorum, şimdi bu ev bulamama konusuna çok sıkılıyorum ya, sanki pufff diye nefis birşey olacak ve bir bakacağım ev bulmuşum. inşallah....
bambaşka kahramanlar giriyor hayatıma, hepsini size tanıtmak istiyorum ilerde. her gün, hepimize yenilik getiriyor, her gün hepimize yeni fırsatlar sunuyor, dilerim bu sunulan fırsatlar hep güzel ve iyiliğe olsun...
hayatı daha çok seviyorum.
evet. kesinlikle daha çok seviyorum. her anıma şükrediyorum. dualar, dilekler hiç bitmiyor, hayat hep dileyecek birşey çıkarıyor karşımıza....
Geçen gün Ganesh tapınağına gittim, Siddhivinayak Temple...Herkes nasıl dua ediyordu anlatamam, çok muhteşemdi, ben de dua ettim, Allahım herkesin dualarını kabul et diye....
Farkettiyseniz, biraz uzak kaldım blogdan, o yüzden cümlelerim, fotoğraflarım biraz ürkek....
' Bir sabah uyandım, Mumbai'deydim ' diyecek kadar hızlı geçiyor zaman....Geçip giderken, hepimize güzellikler getirsin...
Artık fotoğraf makinamı yanımda taşımaya karar verdim hem....Masalları biriktirmeye başlama zamanıdır....
Şimdi burada akşamüzeri, Kingfisher içmek lazım, şerefinize, şerefimize, Mumbai ile bana, hayata.... Şerefe...
Sevgiyle....
