hmmm Bodrum.
senelerdir gitmemiştim.
senelerdir doğru düzgün denize de girmemiştim zaten. çekmeceden çıkardığım eski mayoları, bikinileri, Betty'i, ablamı ve çok sevdiğim iki tane kız arkadaşımı toparlayıp Bodrum'a gittim geçenlerde.
Yabancıların ' long vikend yeeeeaaahh ' dedikleri cinsten, kısa bir kaçıştı amacımız.
Denize girmek, rakı içmek, balık yemek, bronzlaşmak, sohbet etmek de diğer hayallerimizdi.
Elbette biliyorsunuz, benim bir de ' prens ' hayalim vardı giderken. Belli mi olurdu bizim prens belki Bodrum'da beni bekliyordu.
Atami Hotel diye Bodrum'un Cennet Koyu'nda bir otelde yer ayirttik gitmeden. Pek ucuz degildi aslinda, ama kırk yılda bir Bodrum tatili yapacaktık, değerdi.
THY sağolsun güzel bir rötarla bizi Bodrum'a attı.
Otele vardığımızda saat gece 11'e gelmişti. Uzak bir yoldan gelmiştik, denizleri aşıp da gelmiştik, aman hemen bir bira içip, uzun zamandır konuşulmayan konuları konuşup, anıları yadedecektik.
Otelde sadece tek gorevli vardı. Başka kimse yokmuş. Yemek - içmek servisi de yokmuş. Eeee...nasıl yani? Su var mı? Mini bar'da var. Bira? O da orada. Yemek? mini barda kraker var. Şaka gibi bir yere gelmiştik. Yani şimdi benim kan şekerim düşse, yiyecek birşey yok mu? Bir görevli, üst düzey yetkili var mı? - hayır, bir tek resepsiyondaki kardeşimiz mevcut. Çıldırdık. Adam resmen gidin uyuyun diyor bize. Paramı geri ver, başka yere gidicem ben, olmaz vermem.
Bodrum bizi böyle karşılamıştı.
Yılmadık.
Resepsiyondaki kardeş, odaların mini barlarından mini mini birkaç tane bira topladı bizim için. Issız sessiz bir yerde, elimizde kutu biralarla karanlıkta oturacak bir yer bulduk, sonra ışıkları da bulduk yaktık, kendi servisimizi kendimiz yaptık. Leblebimiz de vardı, ondan yedik.
Ilk gece böyle geçti.
( ki ben anlatmam böyle uzun uzun bilirsiniz, ama bu yaşananları bilmeniz gerek - çok alem )
Gündüz, deniz güzel, güneşlenme yeri güzel, yiyecek şeyler var, bira var, hatta şarap ve rakı da var, aç sussuz kalmıyorsunuz. Ama gece 22.30'dan sonra resepsiyonda tek bir kardeş kalıyor, o da hiç yardımcı olamaz size kusura bakmayın. Yetkili de yok. Hatta yetkili ismi istediğimizde bize verdiği isimler de onun hayali arkadaşları. ( benim de küçükken tuvalette yaşayan hayali bir maymun arkadaşım vardı )
Denize giriyorum çıkıyorum, bir yerden prens gelsin etsin, yok prens filan.
Sağda solda muhteşem lüks yatlar var, kanoya atladık hatta gittik baktık bu insanlar nereden gelmiş diye. Vergi ödemesinler diye bizim Türk kardeşlerimiz yabancı bayrakları takmışlar lüküs teknelerine, rakı içip kavun yiyorlar teknelerinde. Inanamadım. O zenginliğin boyutuna gerçekten inanamadım...
Uzaylı da değiller, baya bizim gibi insanlar, ama bu işte bi yanlışlık var. Bak, o kadar yanlış ki hatta, imla hatalarına bile dikkat edesim yok şu anda. Zira tekneler öyle birkaç tane değil, bir sürü bir sürü!
Sonra geceleri Bodrum'a akmak adlı tabiri gerçekleştirmek lazımdı. Onu da yaptık.
Mimoza diye cici ( ve lüks ) bir restauranta gittik.
Sağın solun sosyete. Kavun da 48 tl. Peynir 30 tl.
Sonra bir de daha önce hiç görmediğim Türkbükü denen yere gittik, orada da Ship A Hoy diye bir restaurantı merak etmiştik, oraya gittik, yedik içtik, mekan güzel, yemek güzel, hava güzel, hesapta sorunlar var. Mesela masamıza yanlışlıkla getirdikleri ama bizim sonradan ' kalsın, yeriz ' dediğimiz memleketimin nadide semizotunun tabağı 50 tl yazıyordu hesapta. Dedik ki bu nedir bayım? Aaa..yanlışlık olmuş. Gitti, geldi, bu sefer 38 tl'ye inmiş semizotu. Hadi canım. Tekrar itiraz, bu sefer yaklaşık 15 tl idi, tamam artık yeter ne bu böyle dedik. Zaten o sırada sağdan soldan gümbür gümbür gelen müzik sesleri yediğimiz ve midemizde bulunan yemeklerin zıp zıp zıplamasına yol açıyordu.
Ortamda bir sürü gencecik ( genç derken 18 filan değil, yanlış anlaşılmasın, 15-16 civarı ) kızlar erkekler ellerinde içkileri hafiften eğlenmeye başlamışlardı. Ben yaşlıydım. Artık prens mrens bulamazdım. Buradakilerin hepsi küçük prens ve prenseslerdi.
Cici bir bar bulduk, biraz daha duralım bakalım diye. Aman ne güzel müzikler çalıyordu, insanlar da yaş ortalaması olarak mantıklı bir düzeydeydi. Sonra müzik durdu, dedik kasedi değiştiriyorlar. Yok yahu, DJ'i değiştiriyorlarmış meğer, adamı tuvalete alıp patakladılar, sonra jandarma geldi. Biz de kaçtık.
Kendimize bilezik aldık Bodrum'dan.
Hayatın ne kadar ilginç olduğuna tekrar tekrar karar verip, kadeh kaldırdık.
Birileri lüks teknelerinde tatiller yaparken, birileri bir semizotuna sarhoş kafayla 50 tl verirken, diğer bir yanda gencecik çocuklar şehit oluyor, insanlar sen Kürtsün, sen Türksün diye dövüştürülüyordu. Aslında herkesin herkesden haberi vardı, ama birileri birilerini duymamazlığa, görmemezliğe gelip, yaşayıp gidiyordu.
Aklım almadı.
Atami Hotel resepsiyonundaki kardeşimizi bile affettim aslında bütün bunları gördükten sonra.
Türkiye'me bi haller oluyordu.
Ben uçaktan korkmaya devam ediyordum.
Sonra bir ada vardı, bir kediyle o adaya yüzdüm, adadaki ejderhayla uzun uzun sohbet ettim.
Havaalanında herkesin elinde Ipad vardı, Istanbul'a geldim. Kedim evde pişmiş beni bekliyordu. Yukarıdaki komşunun klima suyu camıma akıyordu. Buzdolabımın kapağı ben yokken açık kalmış ve karpuz da bir güzel küflenip, zenci karpuz olmuştu.
Hayat devam edecekti elbet.
Hem bronzlaşmıştım.
Denize de girmiştim bolca şükürler olsun.
Gitmiş, gelmiştik hayırlısıyla işte.
Prens de olmuştu sana hikaye.
....
