‘ Anlat gördüklerini Zeynep, sana anlattıklarımı sen de onlara anlat...
Güneşi anlat mesela, kırmızısını, turuncusunu, cilvesini.
Sabah erken güneş yavaş yavaş yüzünü göstermeye başladığında, insanların nasıl durup da ona selam verdigini anlat.
Onlara sunulan en ufak güzelliğe nasıl da minnetle, sevinçle karşılık veriyorlar değil mi? Gözlerindeki ışıkta aşk var, saflık var – sen varsın, ben varım.
Tanıdığın kimse olmadan, bi başına geldin buraya, kendini bana teslim ettin, kalbini açtın. Yeni bir hayat kurdun.
Anlat onlara Zeynep, seni nasil sıkı sıkı sardığımı, seni nasıl koruduğumu, seni ne kadar cok sevdiğimi anlat...'
Bana anlatıp duruyor Mumbai. Öğretiyor, büyütüyor, eğitiyor beni. Kimselere benzemiyor. Karşıma çıkardığı herşeyde bir anlam var. Hiçbirşeyin boşuna olmadığını anlatıyor.
' Şükret‘ diye geldi Şubat. Hırstan, saçmalıktan uzaksın ‘ şükret ‘ diye. Şubat bütün gerçekleri önümüze sererek geldi.
Güvendeydik, korunuyorduk her türlü fenalıktan, kötülükten, gerçeği gibi görünmeyen insanlardan,.. Şubat bize bunu anlatmak için geldi.
Hoşgeldi...
Merak edenler olmuş beni, malum burayı ihmal ettim...
Öyle bir koşturmaca, öyle hareketli bir hayat içindeyim ki, oturup yazamadım size...Kusuruma bakmayın.
Mumbai’in kalbi çok büyük, içine alıveriyor – ben de sığınıyorum ona, başımı dayayıp omzuna, kedi gibi oluyorum.
Mumbai beni şımartıyor– ama bir yandan da kendimle ilgili bilmediğim veya bilip de kendimden bile sakladığım birçok şeyi yüzüme çarpıyor. Yüzleşmeler, karşılaşmalar, karşılaştırmalar içinde yuvarlanıp gidiyorum. Hep kedi gibiyim, hep. Yatıp karnımı açıyorum, Mumbai seviyor – burada olmayı, ona sığınmayı ne kadar cok istediğimi biliyor. Karşılıklı şımarıyoruz birbirimize – al sana iki kedi, al sana iki kadın, al sana iki aşık....
